Otobüs..


Zannedersem hepiniz otobüse binen insanlarsınız. Otobüs dediğim, şehir içi otobüsler canım. Toplu taşıma araçları. Belediye otobüsü. Onlardan işte.

Ben de biniyorum efendim. İzmirli olanlar bilir; burada iki esas otobüs vardır. Biri 169, diğeri ise 121. Diğer otobüsleri kullananlar lütfen bu lafıma alınmasın, biraz objektif olsun. Gelin itiraf edelim, en popüler iki otobüs bunlar işte. Ben de muhitim itibarıyla bunlardan 169 olanını sıklıkla kullanıyorum.

169'un ve 121'in yolcu kitlesi; izledikleri güzergâh itibarıyla diğer otobüslere nazaran daha "genç" oluyor. Misal bir 169, öncelikle "İzmir Ekonomi Üniversitesi"nden boya küpü hanımları ve beyleri toplar, yol üstünden "Alsancak"a gezmeye giden gençleri bünyesine katar. Dersaneye giden ortaokul ve lise öğrencileri de her zaman 169'dadır. Gördüğünüz üzere yaş ortalaması oldukça düşük. 121'in güzergâhı da hemen hemen benzer aşamalardan ibarettir, tek farkı karşıdaki yakada yer almasıdır, bu yüzden iki otobüsün yolcu kitlesi oldukça örtüşür.

Her neyse, sadede gelelim. Esas anlatmak istediğim şey, bu toplu taşıma serüvenlerimde kendi adıma girdiğim ilginç tripler, mânâsız düşüncelerdir. Biraz daha açalım. Benim için ortalama bir toplu taşıma serüveni durakta başlar. Durağa gelir gelmez, hemen çevremdeki insanları incelemeye başlarım. Dediğim gibi, yolcu kitlesi genelde bizim gibi gençlerden oluştuğu için mutlaka durakta "kendimi beğendirmeye çalışabileceğim" bir dişi vardır. "Nasıl yani?" demeyin. Bir dinleyin önce. İşte ben; o duraktaki "hoş kız"ı bulurum, ona yakın bir noktada beklerim otobüsü. Gerilirim, kasılırım, bir şeyler yaparım. Arada kızı incelerim bakışlarımla. Yüzde doksan dokuz oranında kız orada olduğumun farkında bile değildir.

Otobüsümüz gelir. Bineriz. Otobüs şartları elveriyorsa, kızın yanını asla kaptırmam. Elverişli değilse, ki çok yüksek bir ihtimaldir, kıza yakın bir noktada yerimi alırım. "İşte" derim, "Bu yolculuğumuzun hoş kızı da bu." Benim için her yolculukta böyle bir kız olur. Ortalama 15-20 dakika süren yolculuğumuzda kızı izlerim ve "kendimi ona beğendirmeye çalışırım" resmen!

Bu noktada gözden kaçırdığım nokta şudur; İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin tahsis ettiği bu ESHOT Belediye Otobüsleri'nin onlarca yıllık tarihinde, hiçbir zaman durakta ya da otobüste yeni bir aşk doğmamıştır, doğmayacaktır da. Otobüs, sadece bölge insanlarını toplu halde bir yerden bir yere taşımayı amaçlayan bir belediye hizmetidir. Bu gerçeği gözardı ederek yaşadığım yüzlerce otobüs yolculuğunun da sonu hep aynıdır. Ya "Otobüsün hoş kızı" benden önce iner, ya ben. Ya da aynı yerde iner, farklı istikametlere doğru yola çıkarız. "Hoşçakal" derim içimden bu yolculuktaki bir daha hiç görmeyeceğim sevdiceğime.

Olm neler diyorum lan ben? Neler yapıyorum? Sapık değilim ben ha. Valla. O kızların da hiçbirini gerçekten sevmedim, hepsi tek otobüslük ilişkilerdi. Burada samimi hislerimizi paylaşıyoruz, arkamdan atıp tutmayın ha. Lütfen. Cık. Neyse esen kalın efendim.

s.


çalınan adres : http://sinvegur.blogspot.com/2009/07/otobus.html
Etiketler: , 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

Şehirlerarası..


Merhabalar dostlarım, yaklaşık iki ay sonra sıcak evimden bildirmenin mutluluğuyla selamlıyorum sizleri. Gurbet ellerde kalmanın getirdiği sonuçlardan birinden, şehirlerarası otobüs yolculuklarından bahsedeceğim bugün sizlere. Bir nevi "Terminal.."in tamamlayıcısı olacak bu yazı. Kâh gülecek, kâh hüzünleneceğiz. Ehm. Her neyse başlayalım artık.

Otobüs yolculuklarından pek hazzetmiyorum, treni her zaman yeğlerim. Ama vakit probleminden ötürü pek çok kez otobüse binmek lazım geliyor maalesef. Sanırım binlerce otobüs firması var. Hani Hepimizin bildiği Varan'ları KâmilKoç'ları falan geçtim; atıyorum sırf Yozgat'ta bile "Yozgat Turizm", "Öz Yozgat Turizm", "Öz Hakiki Yozgat Turizm" gibi tonla firma oluyor. Hepsinin logoları da aynı. Nasıl anlatsam. Kalın ve italik puntolarla, hızla hareket ediyormuş gibi harfler. Yanında da saçma sapan bir şekil. Yok anlatamadım, bak çizdim aşağı.

Yolculuktan önce sinirli muavin bavulları bagaja yüklüyor. Çok stres bir durum. Bağırıyorlar. "Şey bir de şu bavul var ona da bagaj fişi alayım ehe mehe." demeye kalkıyorsun, terler içinde "TAMAM ABİCİM EVET GÖRDÜM KOYUCAM. EVET TAMAM. HRGRGH." şeklinde tepkiler geliyor. Bu zorlu aşamadan sonra otobüse biniyoruz. Perdelere bakma, ön koltuğun arkasındaki yiyecek koymak için düzenlenmiş paneli indirip kaldırma gibi mânâsız hareketlerin ardından motor çalışıyor ve muavin arkadaşımız eline mikrofonu alıyor. Şimdi buradan otobüs firmalarının yetkililerine sesleniyorum. Bu muavin arkadaşlara çok komplike cümleler söyletmeye çalışıyorsunuz, olmuyor, beceremiyorlar. "Ssayn yolcularms. Yaklaşk doks saat sürecek yolculuğms başlamştr. Yolcluk esnasında cep telefonlarnın açk bıraklmaması fren sistemini bozduğndan. Ee. İyi yolculuklar dilers." şeklinde kestirip atıyorlar. Bunlara gerek yok, lütfen.

Evet şimdi içimiz kıpır kıpır. Çünkü ikram vakti geldi. Öncelikle gelen su teklifini kesinlikle reddetmiyor, kana kana içiyoruz. Ardından kek, nescafe ve kolonyalı mendil dolu arabasıyla muavin yaklaşıyor. Muavin yaklaştıkça bende bir gerilim oluşuyor. Müzik dinliyorsam kulaklığımı çıkarıyorum, gözümü muavinden ayıramıyorum. Sanki kekler kaçacak, aç kalacağım gibi. Sıranın gelmesiyle gerilim bitiyor, "Paykek", "Taykek" gibi saçma sapan kekleri portakallı ördek yercesine iştahla tüketiyoruz. "Bedava"nın karşı konulmaz lezzeti.

Artık yolculuğa tam manasıyla konsantre olduk diyebiliriz. Koltuğu arkaya yatırabiliriz. Gece yolculuğuysa güzel. "Hıneeeağağğğee." diye anıran bebeklerin, kükrercesine horlayan teyzelerin olmadığı bir ortamdaysak; uyuma şansımız biraz olsun var. Ama gündüz yolculuğu? Hele bir de benim gibi otobüste bir şey okuyamayan insanlardansanız, tam anlamıyla bir işkence. Bir yanda siz, bir yanda sapsarı otlar, ayçiçekleri, parlayan güneş, bol uydu antenli gizemli villalar, atlar, inekler... Sanıyorum ülkemizin dörtte üçü sarı otlardan oluşuyor. Sizin için her otobüs yolculuğunun kaçınılmaz pencere görüntüsünü yukarıda resmetmeye çalıştım, umarım hoşunuza gider.

Molalar? Gece yolculuğundaysanız bu bir dezavantaj kanımca. Çünkü gecenin üç buçuğunda biraz uykuya dalmışken bir anda otobüsün yavaşlaması, ışıkların yanması, muavinin yeniden mikrofonu kaparak "Ssayn yolcularms Afyon dinlenme tesslernde yarm saat mola vereceğis, değerli eşyalarnz güvenlik açısından bırakmaynss. Ee. İyi yolculuklar." diye acı acı çığırması bence hiç hoş değil. Yine de gece de olsa gündüz de olsa otobüsten iniyor, dinlenme tesislerinin büyüleyici atmosferine kaptırıyoruz kendimizi. Cevizli sucuklar, pişmaniyeler, kancalı oyuncak aletleri, masaj koltukları... Tam anlamıyla bir lunapark burası. Hemen tuvalete gidiyoruz, yüzümüzü yıkıyoruz. 4-5 saat yol gidenlerde bile bu tribi hep görüyorum. Kendinden geçercesine yüz yıkamak, derin derin nefes almak. Ne oluyor lan, sanırsın çölde vaha bulduk. Neyse. Buranın bir diğer değişmez geleneği ise markete dalarak "Halley" gibi birtakım gereksiz abur cuburlar satın almak. Bir de devamlı anons yapan ve hiçbir dediği anlaşılmayan o kadına da değinmeden geçemeyeceğim. Her zaman orada. "Saat 23.00 yolcuları ainihinighiniihni." diye sesler çıkarıyor, anlam veremiyorum. Bitti mola, otobüse döndük. Sıcak otobüs.

Gece yolculuğunda en uyunulası saatler burada başlıyor. Uyuyor gibi oluyoruz, uyanıyoruz, hava gri olmuş, çevrede şehir dışındaki çok katlı apartmanlar. Sonunda varıyoruz. Muavin son kez sahne alarak bize teşekkürlerini bildiriyor ya da bildiremiyor akıcı konuşma yeteneğine bağlı olarak. Buz gibi havada iniyoruz, bavul taşıyoruz, çileli saatler...

Bu kadar. Uzun oldu be. Şimdi ben bunun çizimlerini yapacağım, daha hiçbir şey bitmiş değil. Kafamda bir şey daha var ama. Çok utanç verici bir anı. Yakında o da gelecek. Pek yakında. Esen kalın.

s.


çalınan adres : http://sinvegur.blogspot.com/2008/11/terminal.html
Etiketler: , 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

Terminal..


Efendim evden uzakta kalmaya fazla alışkın bir insan değilim. Bir aylık Ankara deneyiminin ardından bu satırları İzmir'den yazmak mutluluk verici tabii. Bu gidişler gelişler de insanın hayatına otobüs, otogar, peron gibi birtakım kavramları sokuyor haliyle.

Yurdumuzun kültürel zenginliğini gözler önüne seren en bariz örneklerden biri otogarlar sanıyorum. Uğultu halinde bir insan seli. Bir de ben sanırım ki bu otogarların en meşhur olanlarından, AŞTİ'den geçiyorum; daha da etkiliyor insanı. Oldukça büyük AŞTİ, olay otobüse binip gitmekten geçmiş artık; bir hayat var orda. Dükkanlarıyla, lokantalarıyla, berberleriyle, internet kafeleriyle, mescidiyle canlı bir "şey" olmuş orada. Aralarında "Hangimizin tostu daha iğrenç?" yarışması yaptıklarını tahmin ettiğim bir kafeterya zinciri var mesela; bir numaralı kafeterya, iki numaralı kafeterya diye giden. Her otogarda rastladığım "7 bohaça 50 kuruş" gibi çılgın kampanyalar yapan, muhteşem seyyar simitçiler de her köşeye konuşlanmış. Metrekareye bin tane cep telefonu sığdıran "Bilmem ne İletişim" adlı küçücük dükkanlardan bol bol mevcut. Otogarda takım elbise, gelinlik gibi fantastik ürünler satan dükkanlar da yok değil. En çok dikkat çekenler ise kesinlikle, bir lirayla çalışan, gereksizlikte sınır tanımayan aletler. Masaj aleti, kanca, şarj ünitesi, boy-kilo ölçer... "Üç boyutlu dünya turu" bile yapabiliyorsun bir liraya, o derece.

Taksiciler var bir de. Bunlar da "Nasıl daha şerefsiz olabiliriz?" üzerine çalışmalar yapan insanlar. "Taksiye dört yabancı insan alıp dördünden de ayrı ayrı ücret alma" gibi denemeleri var bu yönde. Binmemek lâzım.


İşin otobüs kısmı var tabii bir de. Asıl amaç. Yüz bin tane otobüs firması var burada. Bazıları artık bilet satmak uğruna delirmiş vaziyette. "Abi Trabzon'a mı abi, Trabzon'a gitsene abi.", "Adana abi di mi gel hemen." diye yanınıza yaklaşan takım elbiseli insanlardan ustaca sıyrılmak gerekiyor otobüse ulaşan yolda.

Sonuç olarak; "Köylü kurnazlığı"nı iliklerinize kadar hissedebileceğiniz, buram buram Anadolu'yu yaşayacağınız bir yer AŞTİ. Gidin görün diyemeyeceğim. Hiç gerek yok oturun evinizde. Yazımı yalnızca AŞTİ'yi bilenlerin anlayabileceği bir şekilde bitiriyorum izninizle: "Hareket saati geçmesine rağmen peronlarda bekleyen otobüs kaptanları! Gidin artık!"

s.


çalınan adres : http://sinvegur.blogspot.com/2008/11/terminal.html
Etiketler: , 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

Dolmuşta Erik Keyfi

● Yaz gelince herkes değişiyo, bi acayip oluyo. Herkes sanki yazın gelmesini bekliyomuş gibi, bekliyo da gerçi, Allah'ım, yaz geldi diye bi hal-tavır değişiklikleri, bi kendini bulmalar falan. Evet, kendini bulmalar. Yaz gelince insanoğlu resmen kendini buluyo. Yıllık evrimin son level'ı yaz yani. O derece.

● Bunu nereye bağlıycam? Şuraya bağlıycam. Yaz geldi diye başkentimin güzelim mavi dolmuşlarında erik servisi başlamış. Yanlış okumuyorsun evet, bildiğin erik servisi. Böyle yeşil, kütür kütür. Hemi de şehrin öyle her yerindeki dolmuşlarda değil, bizahare Odtü dolmuşlarında. Bizahare de neyse. İşte neyse ne. Bindim dolmuşa geçen okuldan, Kızılay'a ordan da eve gidicem falan. Daha yolcu bekliyoruz, kalkmıycaz. Şöför de aşağıda, daha binmemiş. Bi de böyle bişey var bizim okulda. Şöförler dolmuş dolmadan binmiyor. Niyeyse. Trip işte. Neyse. Ben sandım ki her zamanki gibi sigara falan yakmış on dakka için. Yok karşim, sigara yaksa yine iyi, artık dışarıda ne yaptı ne etti de bulduysa, adam elinde avucunda resmen bi kilo yeşil erikle bindi dolmuşa. Olm yeşil erik diyorum lan! Sonra bi de sordu, "Gençler istiyonuz mu erik?" diye. Nasıl da açtım o sırada. Ama almadım. Dolmuşçunun erik dağıttığı nerde görülmüş. Benim canım tatlıdır, öyle dolmuşta falan erik yemem. Neyse sonra adam kimse erik almayınca gitti hepsini bozuk paraların durduğu o kapaklı bölmeye koydu. Para üzeri olarak erik mi vericek napıcaksa. Bu da böyle bi yaz kampanyası işte.

● Geçen yine dolmuştayız bi gün. Bizim Çavuş Şevki var. Lan, dedi, şurdan bi kişi. Evet öyle anlatsam ya aslında. Askerlik anısı gibi dolmuş anısı anlatmak. İnsanın hayatı dolmuşta geçince askerlik kadar yer yapıyor tabi. Neyse. Dolmuştayız. En arka dörtlüde oturuyorum. Sıkış tepiş dört kişi. Bi de o sıcakta sevgili okur, sen bilir misin terli terli insanlarla omuz ve kol teması kurmayı? Bilirsin tabi, sen de kullanıyorsun toplu taşıma. Ama ben sokayım böyle toplu taşımaya. O derece sinirlendim. Bi de niyeyse virgül kullanmıyorum bak. Sanırsın virgül yasak. Neyse gidiyoruz işte böyle titreye titreye. Bir ara ön taraftan biri indi, benim arka dörtlüde play-doh hamuru gibi kolunu yoğuşladığım kişilerden biri gitti oraya oturdu. Rahatladık falan. Sonra biri daha indi önden, benim yanımdakilerden biri daha gitti o boş yere oturdu. Ben o sırada bi paranoya oldum tabi, acaba benden mi kaçıyorlar, acaba pis pis terledim, ondan mı kaçıyorlar falan diye. En son, köşede kalan adam da başka boşalan bi yere oturunca tağam dedim. Kesin bende bi bok var. Hayır bi de sanırsın radyoaktif bişey yayıyorum. Sonra bir süre sonra bi koku gelmeye başladı iyice burnuma, kesif kesif. Lan bi kafayı çevirip baktım, güneşin dikizlemesine geldiği bembeyaz kolum yanıyor olmasın mı. Vallahi mangalda pirzola gibi kokmaya başladı iyice güneşin s.ktiği yer. S.ktiği diyorum çünkü hakkaten resmen koluma ışınlarıyla tecavüz ediyordu. Neyse en sonunda dayanamadım, gittim ben de öndeki gölge yerlerden birine oturdum. Zaten o sırada anladımdı niye öne kaçtıklarını. Öne güneş gelmiyordu. Paranoyamdan kurtuldum, raatladım.


çalınan adres : http://dacederki.blogspot.com/2009/07/dolmusta-erik-keyfi.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

Personel Servisindeki Abeci

Ağzına sçtığımın Ankara'sının serin ve yağmurlu havası, sana sesleniyorum. Birkaç gün içinde ortadan kaybolmazsan çok pis olur. Doğa ana, moğa ana demem, öldürürüm. Valla bak. Ne kadar deodorant varsa sıkarım hepsini, sonraaa, sabah akşam her yerde ışık açarım, sonraaa, ağaç keserim, fidan dikmem falan.. Yaparım yani bunları, tersim pistir bak.

Dün saatlerce top deptikten sonra, denk geldi, semt servisiyle gideyim dedim. Servis dediğim, öğrenci için olanlardan, EGO kartı basıyorsun yine. Bi güzelliği yok. Ama bir de personel için semt servisi var. İşte onlarda ne kart basıyorsun, ne para veriyosun, bayaa beleş beleş gidiyorsun. Ne güzel dimi? DEĞİL. Güzel falan değil. Güzelse personele güzel. Öğrenci adamı almıyorlar çünkü. Bi de niye öyleyse. Sonuçta "personel" dediğin insan haftalık ya da aylık neyse, devletten para alan adam. Öğrenci öyle mi? Kredi falan neyse de, maaşa bağlanma durumu olmadığından, garibandır öğrenci. Her yerde öğrenciye kolaylık tanınır falan. Ama Odtü'de ne hikmetse, personel beleş gidiyor, öğrenci kart basıyor. Odtü'ye yakışmayan hareketler bunlar.. (satırarasında rektöre gönderme)

Neyse işte. Dün gözümü kararttım, personel servisine bineyim dedim. Gittim, kalkmasına dakikalar kala "Ya bu mu gidiyor şimdi?", "Bizim oraya gider mi?", "Öğrenci alırlar mı ki?" sorularını art arda sordum ordaki bi adama. Adam ısrarla "Gider ama personel gider, sen gidemezsin, hehe ehe huhu" diye aşağılayıcı hareketlerde bulundu. Tersim pistir dedim ya. Çıkarttım ışın kılıcımı, yer misin yemez misin... Öyle olmadı tabi. Otobüsteki bi kadın, oturduğu yerden beni görüp aşağı indi. "Misafirim desek de mi almazlar yahu? Hohoy." dedi. Adam kalakaldı tabi. Yaa moruk, nolduu nolduu diyeceğidim. Demedim. Personel kadın, "Gel bin yavrucum" dedi. Nası bi anlık şefkatti, nası bi anaçlıktı, anlatamam..

Bindim tabi ben o kadının gazıyla. Şöförle sorun olmaması için de gittim en arkaya oturdum. Kendimi bir yandan mülteci gibi hissederken, "Ehehe ne güzel lan. Ressmen beleş gidicem eve haa" düşünceleri içindeydim. Şöförle girilebilecek dikiz aynası göz temasını önlemek için öndeki şişman ve yapılı adamın arkasına sığındım. Bir yandan "ehe"lerim devam etti. Bin atlı akınlardaki şen çocuklardan biri gibiydim.

Eve gelmeden bayaa bi önce, beni otobüse "misafirim" bahanesiye alan kadın ayaklandı. Belli ki inicek. "Hassktir" dedim, o inerse ne bok yerim şöför sorsa. İşte tam inmeden önce, kadın anne'liğin öylesine dibine vurdu, öylesine şefkatin allahını gösterdi ki.. Tam olarak şunu dedi; "Çocum, ben iniyorum. Eğer soran olursa, hani şöför falan sorabilir, Saniha teyzenin misafiriydim, dersin." Ta-tabi.. Tet-te-teşekkürler... Oha, dedim. Vay be. Bu kadar korumaç bir yabancı uzun zamandır görmemiştim. Kadın kanatlarının altına almıştı resmen. Hani ressmen o an "Anneeeaaaa!!" diye sarılıcaktım. Duygusal anlardı.. Geçti hemen. Mp3 çalarımı takınca, ne şöför kaldı ne de saniha teyze.

Evet, dün eve hiçbir sorun olmadan vardım. 3,4 lira verip 1 saatte geleceğim yolu; yarım saatte ve beleşe gelmiştim. Şöför falan da, kimse sormadı "Sen nöörüyon bu öğrenci halinle?" diye. Evin önündeki durakta servisten inip, birkaç adım atıp, bütün bunları fark ettiğimde dünyanın en mutlu insanı oldum. Allahım, ressmen havaya uçucaktım mutluluktan. Ama ne tesadüftür ki, o da 10 dakikaya kalmadan geçti.

Buradan, maaşlı personeline beleş ulaşım hizmeti verip, çulsuz ve abeci öğrencisine ucundan koklatmayan zihniyetteki Odtü yetkilisinin de deli gibi kulaklarını çınlatıyorum. Düşsün lan kulakların. Bir de tabi, bu yazıda selamı hak eden kişi, duyarlı personel, Saniha teyzeye selam olsun.


çalınan adres : http://dacederki.blogspot.com/2009/05/personel-servisindeki-abeci.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

Tek Rakibim Yeni Adana

Ne zamandır otobüs yolculuğu yapmıyordum Ankara-Adana arasında. Kısmet bugüneymiş. Sabah saat 9 buçuk otobüsüne yetişmek için Ceyhan otogarındaydım, oradan bir buçuk saat kadar sonra da Adana Merkez Otogarı denen heybetli terminalde..

Ceyhan otogarı bir ilçeye göre fazla büyücek bir yer. Modern baya binası. Zaten yeni yapılmadı mıydı o? Evet, yeni yapıldı o, ondan öyle. İşte biz de o yeni yapılan moderin garajda bindik otobüsümüze, saate baktım, 9:25'ti. Ucu ucuna gelmişiz lan dedim. Oturduk öyle 5-6 dakika otobüsün içinde. Bizden başka birkaç yolcu daha serpişti. Ceyhan ilk kalkış yeri olmasına rağmen (benim bilgim bu yönde) oradayken bile uyuyan yolcular vardı ki, içimden katmerli bir oha dedim. Öyle diyince ağzım burnum tükürük oldu, bir yutkunuverdim.. Benim böyle çevreyi kontrol ettiğim sırada kaptan bindi otobüsü sallaya sallaya. Evet, kaptan hafif şişmandı. Hatta hafif mafif değil, bayaa ayı gibi adamdı işte. Belli ki bir "sabah adanası" götürmüştü kaşla göz arasında.. Sayabildiğim kadarıyla 6 yolcu, 1 muavin ve 1 kaptan pilotla, otobüsümüz Adana Merkez Otogarı'na giden yolu arşınlamaya hazırdı. Diğer bütün otobüsler gibi geri geri çıktı terminalden, ağır manevralar, bilmemneler..

Yolculuktan önce, kitap alsam diye düşündüm. Ama hemen bu kararımdan vazgeçtim. Son bir buçuk-iki yıldır kitap yüzü açmamış bir adamın otobüs gibi "pısst! pısst!" diye bir sağa bir sola yatan devasa bir yapıda kitap okuması elbette imkansızdı. Zaten hep yaptığım şey eskiden, yanıma bi kitap alıp asla okumamaktı. Ben böyle "Alsa mıydım ki lan?" düşüncelerindeyken, otobüsün "Adana Merkez Otogarı" yazan görkemli bir beton kapıdan girdiğini fark ettim. Öyle büyükten hallice bir kapı olunca insan, otogarı da haliyle Tac Mahal gibi bir şey bekliyor. Öyle olmadı. Skindirik bir terminaldi işte. Neyse, otobüs pıst pıst diye yanaştı kenara, yarım saatlik molayı değerlendirmek üzere aşağı indim.

"Uykusuz", "Goal" gibi bir takım mecmualar aldım. 6 buçuk saatlik yolda, çoğu zaman çoğu yerini okumadan koca bir ayı tamamladığım Goal dergisini bile sayfe sayfa, satır satır bitirmişken Uykusuz'un halini siz düşünün artık. O kadar çok okudum ki bunları, tabiri caizse yedim hapır küpür, arkadaki Afro-Adanalı kıro bir kızdan (kıro kızlara duyulan nefret - akabinde "ıyy") çok okuyor olmamla ilgili bir tepki geldi. "Bunlar da ohumaya amma da merahlılar haaa, heheeh!" gibilerindendi. Gerizekalı kız, yanındakine bunu sessiz söylediğini sandı. Duymamışa, salağa yattım ben de. Kıro kızlarla girilen muhabbetten sağ çıkamadığım, tüm dünya halkları tarafından bilinen bir konu. Bu tür muhabbetlerin mevzusunu ileriki yazılardan birinde aktaracağım detaylıca. Neyse.

Muavin sıfatlı, turuncu papyonlu şahıs da değil otobüse, en dandirik otomobilde bile muavinlik yapacak tıyniyette(?) değildi. Turuncu çakma papyonunun aksine, suratında "hmunagodumun yolcuları, kalkın kendiniz alın lan kaavenizi çayınızı! sktiğimn hemşerileri!" ifadesi asla bozulmuyordu. Bu da benim gibi, bu tür hizmet alanlarında hizmete tabi olmayı beklerken strese giren birinin iyice gerginleşmesine yol açıyordu. "B..Ben bi nescafé alabib..bilib..bilir miyib?" İşte şimdi bir Ersin, bir Sinan gibi çizebilmeyi isterdim (ne sinanı lan, banane sinandan, savaşsın o rusyada finlandiyada, peeh); zira tam bu satırda araya giren çizimle pekişebilecek bir sahneydi. Onu da siz değerli okuyucuların hayalgücüne bırakıyorum..

Muavin bir ara Tv açmaya yöneldi. Gene abuk bi Jackie Chan ya da Jet Li filmi koyacak sandım. Meğer artık otobüslerde uydu TV varmış, onu açtı (uydu olduğunu, tünele girince "sinyal yok" yazısı çıkmasından anladım). Gerçi o embesil muavin, abuk bi film koymasa da, başka abuk sabuk bir davranış sergiledi ve Tv açıp, zapladı zapladı; keyfine göre bir şey bulamayınca sesini iyice kısıp radyodan türküye devam etti. Zurnalı falan hani. Tv de açık bir yandan ama. "Senin yapacağın işe küfrediyorum" diyip küfrettim. Uyudum.

Sonra Ankara'ya geldik zaten. Bir hışımla ayak bastım İç Anadolu'nun buğday ambaritosu topraklarına. Keyiflendim. Daha da anlatacağım çok şey çıkıyordu aslında, ama yazı uzadıkça uzuyor azizim, tutamıyorum. Ben iyisi mi gideyim, yarın başka konularla geleyim. (3 vakit filan yok, direk yarın inşallah) Okuyan herkesi öpüyorum. Mutlu kalın.

(not: aytaç durak'ın son 5 başkanlık dönemi içinde bir skim yaptığı yok. bunu da keşfetmedim değil yani. not2: fotolar da adana terminalindendir, ama ben çekmedim tabi)

Yeni Adana; Adana-Ankara 11:00 otobüsü yolcularından; 21-22 koltuklarından koridor olanı.
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

Yallah Şöfer Yallah

Sendromsuz pazartesinden herkese merhaba. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, birkaç yazı öncesinde de söylediğim gibi (sensin tırt demiştim), tırt hakkaten benmişim. Bugün onu anladım. Hep bu önyargılar...

Dostlarım, sıradan bir dolmuş neden hep tuhaf olayların yaşandığı bir yer olmak zorundadır? Neden? Neden? Ne? N?

ODTÜ-Kızılay dolmuşu, akşam saatleri.. Araç ağzına kadar dolmuş, şoför yine de daha fazla yolcu alabilme konusunda bir takım iddialarda. Ortalama bir Türk insanının giremeyeceği kadar bir boşluk var ya da yok (belki bir çinli?), ona rağmen abinin sesi yükseliyor: "Gapının önündeyn bi çekilelim hocam, bahın daha boş yier var, lütfeyn.."

Sunshine'ın ordaki duraklardan öksüre öksüre kalktı dolmuş, kapısını da zor kapattı. Baktım, herkes para alışverişine başlamış. Ben şöförün hemen yan hizasındaki koltuktayım. Beni zerre alakadar etmiyor tabi bu para işleri haliyle.. Arkadaki sıkış tepişlikte bir yandan parasını uzatmaya çalışan, bir yandan da hayatta kalabilmek için direklere tutunan insanları düşünüp acıdım. Bir an için. Sonra geçti tabi. Neyse işte o sırada paralar havada uçuşurken uzattım 20 lirayı, aldım paramın üstünü. Kafam rahatladı, taktım kulaklarımı, açtım Sagopa'yı. A1'den çıkmak üzereyiz..

Sagopa'nın sesi kulaklarıma ulaşamadan dolmuşun gürültüsünde kayboluyordu, dolayısıyla ondan çok etrafın sesini duyuyordum. Şöfer sürekli olarak "parasının üstünü alamayan, ücretini gönderemeyen" anonsu yapıyordu. Bilirsiniz, hep o tanıdık bildik anons işte. Bir kere söyledi, iki kere söyledi, Armada'nın oralardayız hala söylüyor bunu. Bir de ilginçtir, ilk kısmı ağzında geveliyordu ve anonstaki vurgu tam olarak ikinci kısımdaydı. Yani şöyle yazarsam anlaşırız sanırım; "parznınüztnüalamayn, ÜCRETİNİ GÖNDEREMEYEEN?" Herif tam olarak buraya kitlenmiş, aynı şekilde aynı anonsu belki de onn defa yaptı. Bahçeli'nin oralara geldik o sırada..

Adamın kafasında baya fırtınalar kopmuş olacak ki, (dandik Gökkuşağı yapısının ordaki) ışıklarda bu anonsu, ikinci kısmın üstüne basa basa son kez yaptı ve yine cevap gelmemesine karşılık içindeki The Hulk'ı orta yere püskürtüverdi "Yauu bilader yok mu ya parasını gönderemeyen? Allah Allaaaaah! Hayır belli ki var yani demi burda bağırıyoz iki saatir! Hayrret bişey yaa.." şeklinde. Ama Hulk'a da yanıt veren bir ses çıkmadı. O sırada kulakta bir yandan Kajmeran çalıyor, ama ben bir yandan da olan biteni anlamaya çalışıyorum..

Bizim şofort baya bi sinirlendi orda, tabiri caize "kayış koptu" ve bağırıp çağırmaya başladı. "Biz hammalız ya zaten!", "Ulan sanki sen beleş gidince bıdı bıdı! (bıdı kısmını duyamadım ama sanırım "üç kuruş cebinde kalıcak hmunagoyim!" gibi bişeydi)" falan fişmaan derken, ortam baya gerildi. Yani düşünün, şöfor bir yandan yola pür dikkat konsantre olmuş, trafikte ona buna saydırıyor, bir yandan da sürekli sesli sesli söylenip duruyor. Tabi o sırada dolmuşta milim ses yok. (milim olmadı oraya) Buz gibi rüzgarlar esiyor dolmuşta..

Şöfur hiç susmadan bağırıp duruyordu beleşçi yolcuya, ortam gergindi. Ama o gerginliğin tavan yaptığı bir an vardır ki, dostlarım onu nasıl tarif etsem garip kaçacak biliyorum. Herif durdu durdu en son, altgeçitlerden birinin orda, ÇAATH diye bi yumruk attı etrafındaki bi yere.. Biz kaldık böyle. Yani arkadakileri bilmem ama ben kalakaldım. Şufur bütün hırsını dolmuştan çıkarmaya başlamıştı. Bu kadar Davosvari bir yolculuk daha önce hiçbir dolmuşta yapmamıştım. Tabi durumun acayipliğinin de verdiği komiklikle gülmemek için de tutuyordum bir yandan kendimi.

...

Güvenpark'a geldik, dolmuş durmak üzere. Adam hala söyleniyor, "Hem polislerden cezayı yiyelim sonra da gelip bedavadan adam daşıyalım ohh!" diye. O an düşündüm, "ulan zaten kaşla göz arasında 1 buçuk liradan 1 yediyüz oldu ücretler, sen önce bunu açıkla" diye. Bunu dile getirmedim tabi. Zaten o cümleyi sesli söylemiş olsaydım, şu an bu yazıyı okuyor olamazdınız (Direnkin cümlesi gibi oldu bu)..

Sözün özü, dostlarım, Ankara'da dolmuşa binecekseniz her şeye hazırlıklı olmalısınız. Herifin bir dövmediği kaldı tek tek "Sen mi vermedin lan!?" diye. Ben daha da ne diyim.

...

Umarım uzun zaman sonra ilk kez denediğim bu hikayevi yazım kötü olmamıştır, zira bu durumu başka nasıl anlatabilirdim bilmiyorum. Yazı da uzun oldu tabi.. Neyse işte bu da böyle bir hikayedir yani. Öpertirim. (Günlük hayatta "şöför" dediğimiz kelimenin gerçekte nasıl yazıldığını bilmediğimden her seferinde yeni bir kelime türettim. Kusuruma bakmayın.)


çalınan adres : http://dacederki.blogspot.com/2009/02/yallah-sofer-yallah.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

kıbrısa dönüş '09 - 3. bölüm

kaldığımız yerden devam..

servis arabasını görünce "ohh be" dedim, "2 lokma da olsa ağzımdan gıda giricek". biraz açım çünkü, malumunuz bekleme salonunda sadece portakal suyu içmiştim. koltukların önündeki "travel" temalı derginin yanında kırmızı göz alan bişeyler gördüm o sırada. o da nesi. bu bir menü idi. o servis arabasının yanıma gelmesiyle, korktuğum da başıma geldi. 2 lokma gıdayı bırakın, bir damla suyun karşısında bile euro cinsinden bedeli yazıyordu. o an içimde patladı vip salonunda bişey yemediğim. e salak kafa, ne güzel beleş herşey. yesene doyana kadar. nalet olası! bide artist isim koymuşlar "flying cafe" diye. bi suyu 2.5 euro'ya satıyolar. allahın suyu halbuki (yersen)..

bende penguen'i biraz kenara bırakayım da malum "travel" temalı dergiyle takılayım dedim. okudum ettim falan ama, -çözeceğimden de değil- bu dergilerin arkasındaki bulmacaları çözülmüş görmenin hüznü de ayrı be. buna bi çare istiyorum. ya kimse çözmesin. ya da çözünce atsınlar o dergiyi yenisini koysunlar. bilmiyorum bulsunlar bi yolunu..

inişe yaklaşıyoruz. ışıklar yanıyo ya yukarda. kemerleri takın sigara içmeyin falan diye. lan tamam, kemer açanı gördüm de kalkıştan sonra. sigara içmek hepten yasak. e madem yasak bi de niye ışığı var. uçakta eroin kullanmak da yasak ama onun ışığı yok. kullanalım mı yani? acilen açıklama bekliyorum. bilen bana yazsın hemen cevabını..

tam alçalırken diğer yanımdaki kadın kalktı apar topar. tuvalet izni istedi görevli birinden. aha dedim s.çtı. eleman da kadını azarladı "acele edin hanfendi" şeklinde. kadın gitti tam giricek falan, ordaki görevli izin vermedi, yerine gönderdi bunu. dönerken bi baktım midesini, boğazını falan tutuyo. "eyvah" dedim "bu kadın garanti benim üstüme kusucak". bu korkuyla uçak inene kadar savaştım, o uçaktan nası attım kendimi anlatamam. dünyada ayıp denen 2 şey varsa birisi burnunu karıştırmak, diğeri başkasının üstüne kusmak. ıyy..

neyse efendim indim bi güzel, bavullarımı aldım. arabaya bindim, bizimkilerle öpüştük koklaştık falan. mor ve ötesi konseri varmış. bilet almışlar bizimkiler de, eve gitmeden doğru kıbrıstaki 2. mor ve ötesi konserime gittim böylece. adamlar iyi de, seyirci odun. senin uyduruk şehrine mvö gelmiş. sen daha bacak bacak üstüne at da konseri izle. hadi ben yorgunum, oturdum. bahaneyle sabit bi yerden keremin davulda yaptığı şeyi(isimlendiremedim ne olduğunu) izledim. sen ne diye oturarak izliyosun. adamlar yalvardı yakardı aşağı gelin diye, aha resimde gördüğünüz kadar adam vardı sahne önünde. ankara'da sahneye o kadar yakın olmak için 4 saat önceden beklersin sahne önünde lan..



neyse efendim. bu hikayemin sonuna gelirken son bahsediceğim şey de annemin ve babamın blogumu okuyor olması. başka işleri güçleri kalmamış heralde bana sarmışlar. muhabbet geçiyo evde, bana gönderme yapıyolar blogdan. ilginç muhabbetler doğuyo bazen. tabi bunu öğrenmem benim yazılarımı etkilemedi, daha ziyade gördüğünüz gibi "s.kiş sokuş" tarzı kelimeler kullanmaya devam ediyorum. ama araya noktamı da koyuyorum. o aradaki bi harfin yerine "nokta" koyunca güzel karşılanıyo çünkü..

dün akşam dedim ki yarın akşam biticek. ben hala uyumadığıma göre (saat 12yi geçmiş olsa da) gün değişmedi. demek ki akşam hala, bitti işte..

diren, yaz boyu kıbrıstan bildirecek..


çalınan adres : http://direnkknerid.blogspot.com/2009/06/kbrsa-donus-09-3-bolum.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

kıbrısa dönüş '09 - 2. bölüm

uçağa ilerliyorum oturmak üzere. yerim 11d. bekleme salonundan gözlemlediğim üzere bütün uçakta tek türbanlı var ve tahmin edebileceğiniz gibi o da benim yanımda. ben koridorda oturuyorum. yanımda türbanlı, onun yanında da onun bişeyi. neyi olduğunu anlamadım ben ama. hala daha anlamış değilim. aralarındaki ilişkiyi de uçak kalkmadan önce kemerlerin bağlanması sırasında adamın "sen ne bilecen" edasıyla kadının kemerini bağlama tribi sayesinde anladım. var kapalı ailelerde bu "sen ne bilecen durumu" çünkü..

anlamadığım nokta da kadın yaklaşık 30 larının sonundayken adamın 25 yaşlarda olmasıydı. bunlar karı koca desem olmicak. dengesiz bi ilişki olur çünkü öyle. ana oğul desem yine bi sakatlık var. erken bi s.kiş söz konusu bu sefer de. anlamadım gitti ben bu işi sayın okur..

neyse efendim uçak kalkarken bi yenilik farkettim. "bayanlar baylar hoşgeldiniz!" konuşmasına bi de çocuklar hitabını eklemişler. e ne güzel değil mi? ama bu konuşmanın ingilizcesinde bu çocuklar kısmı yok. şunu ekleyecek kadar ingilizce bilen adam mı yok pegasus şirketinde de benim dilime düşüyosunuz lan. bide sinan'ın bahsettiği otobüs şöförlerinin ağız içinde konuşma alışkanlığı bunları da sarmış. o kadar ingilizce öğrendik koca sene. listening desen o da var az çok. ama bu hostes amcaların (hostes amca çünkü onlar) ingilizcesini anlayana kadar canım çıkıyo. şu işi kayıttan anonsa bağlayın bari lan..

bi süper olay da hayatımda ilk defa bi uçak yolculuğunda uçakta ağlayan çocuk yoktu. hatta ağlayan çocuk değil, hiç çocuk yoktu..

neyse efendim uçak kalktı. tek olan heralde bi ben varım dedim. çünkü dır dır dır konuşmaya başladı herkes. yan tarafta cam kenarında bi kız gördüm. belli ki onun da kimsesi yok ve yanındakiler darlamış. cama gömmüş kafayı bulut seyrediyor. yolculuk boyunca çevirmedi kafasını. bi yerden sonra da insan yüzünü merak ediyor ya. göremedim de. nalet. gömdü kafasını kaldı öyle..

neyse efendim uçak havalandı. gidiyoruz. bi kağıtlar dağıtmaya başladı bunlar. "haydaa" dedim eski köye yeni adet gelmiş. bir de baktım domuz gribi hakkında anket yapmışlar. açıkca "domuz gribi misiniz?" diye sormasa da "domuz gribi olanlarla münasebetlerinizi" açıkça sormuşlar. aferin dedim böyle net olun soru sorarken. bi de o anketlere evet ben domuz gribiyim şeklinde cevap verecek insan var mıdır bilmem. olsa bile anketin sonuçlarını gördüklerinde çoktan o insan halka karışmış oluyor bu da diğer sakat kısım..

neyse efendim paşa paşa dolduruyorum anketimi. yandaki türbanlı teyze kalemimi isticek onu anladım. bitti doldurmam, kalemimi rica etti. bende verdim saygımdan ödün vermeyerek. ama bi yandan da içimden pis pis "ehhehe, not aldım lan ben sizi o kalemle, bloga yazıcam sizi. hatta bu düşüncemi de yazıcam" diye geçirdim..

neyse efendim verdik anketleri. kendi kendime "lan" dedim, "eskiden anket değil de yemek veriyolardı o noldu acaba". bunu düşünmemle karşıdan gelen servis arabasını görmem bir oldu ve güzel yemeğimi beklemeye başladım büyük bi iştahla..

acı reklam : yazar sırf gıcıklık olsun diye yazının son kısmını yayınlamamıştır. yoksa yazmıştır. valla bak. en azından kafasında yazmıştır. yarın yayınlicaktır.


çalınan adres : http://direnkknerid.blogspot.com/2009/06/kbrsa-donus-09-2-bolum.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

kıbrısa dönüş '09 - 1. bölüm

yine uzun zamandır yazmamıştım ama önümde yine kıbrısa yolculuk vardı. bana o yolculuktan malzeme çıkacağını o kadar iyi biliyordum ki. düşün sevgili okur 25'inde yolculuk yaptım ama daha anca kendime gelebildim, bişeyler yazabiliyorum. o gün; iyi, kötü ve komik şeyler yaşadım. bahsetmeye çalışcam kendimce..

aslında o gün blog için malzeme çıkacağını bildiğim halde hesap edemediğim şey bu kadar çok malzeme çıkabileceğiydi. bende bu durumu iyiki önceden farkettim ve ciddi bir yazar edasıyla yolculuk boyunca benimle olan birkaç mecmua'dan biri olan penguen'in arkasına notlar aldım böyle artist artist. unutmayayım diye yaptım aslında bunu ama artistlik yapmayı da ihmal etmedim, görenler "ne yazıyor lan bu" diye merak etti. ama sonuç olarak unutmadım işte..



Önceden Gelen Uyarı : Giriş yapmam bile bu kadar uzun sürdüyse yazmayı istiyorumdur dolayısıyla çok bölümlü bir yazının eşiğinde olabilirsiniz. ilk bölüm bağımlılık yapabilir ve devamını merakla bekleyebilirsiniz, beklemeyebilirsiniz de ama..

indirdiğim dizileri dvd'lere doldurmakla o kadar zaman harcamışım ki yarım saat sonra araba gelip beni alıcaktı ama daha hazır değilim. tabi bu yarım saatin son 15 dakikası koşturmakla geçti. yinede yarım saat sonra kafamda "lan neyi unuttum yine acaba?" sorusuyla kapıyı kitleyip çıktım. arabaya yetiştim. havaalanına doğru hızla ilerledik. sonradan fark ettim ki "bu sefer olmuş". hiçbir eksiğim yok. herşeyi almışım yanıma, tüm çiçekleri sulamışım falan filan. gereken herşeyi yapmışım yani. düşünün bugün bile eksik bişey bulamadım. kendimle gurur duyuyorum yani..

havaalanına yaklaşırken yatağın üstünde unuttuğum tek şeyin "biletim internetten alındığı için bilgiler üstünde yazan printer çıktısı" olduğunu anımsadım. bi yandan "işe yaramıyodu lan o zaten" şeklinde kendini sakinleştirirken, bi yandan kafamda dönen "yarıyo muydu lan yoksa?" sorusuna da hakim olamadım. işe yaramıyomuş. paşa paşa teslim ettim bavullarımı. pasaport bölümünden de geçtim. üstelik bu sefer kıl polislerle "ehehe 18'i geçtin mi lan sen" muhabbetini de yaşamadım..

telefonla hemen kısa bir "free shop" sipariş listesi aldıktan sonra o büyülü dünyaya yöneldim. insanı nası da çekiyo pezevenkler. sanki bedava. hiç de değil. bi de fiyatlar euro üstünden. 64 euro az gibi geliyo ama aslında o 150 milyon. kasaya gidince anlıyosun tabi..

neyse efendim, kendi çapımda parfümlere bakarken hemen ilgilenen birisi oldu tabi. parfüm bakan erkek müşteriye nasıl bir görevli gelir? tabiki alımlı bir bayan. hemen ilgileniverdi benimle. tavsiyelerde bulundu falan. daha önceden biliyorum ki bunlar satış stratejisi. ama bu sefer ilgilenmesi biraz farklı oldu. anlamadım nedenini. nedense benim almak istediğim parfümden oldukça daha ucuz bi parfümü "bu sana daha çok yakışır, hem fiyatı da daha uygun, 125ml hem" gibi peş peşe cümlelerle koklattı bana. sonuç olarak anlam veremedim ama benim için oldukça iyi bi alışveriş oldu ve o parfümü aldım..

ardından uçuşa daha 1 buçuk saat olduğundan geçen sefer de bahsettiğim iş bankası vip salonunda beklemeye koyuldum. giriş 2 kuruş diye abanmadım ama hiçbişeye. paşa paşa taze sıkılmış portakal suyumu içtim, gazetemi okudum. kimse de yoktu. sevmem havaalanında yurt dışına giden -kısmen görgüsüz- insan modelini çünkü. güzel orası o yüzden..

sonra da 114 numaralı bekleme salonuna geçtim. 15-20 dakika içinde uçağa alınacaktık. biraz müzik dinledim burda. sonra anonslar geldi vs. kalktık sıraya geçtik ve arkadaki muhabbete kulak kabartmadan edemedim..

kısa bilgi : bekleme salonlarına sadece o salona ait uçağın yolcuları alınır.

kadın : aa mehmet bey!!
adam : nasılsınız vildan hanım?
kadın : iyiyim efendim sizi sormalı?
adam : iyiyim bende ne olsun ne güzel sizi görmek.
kadın : teşekkürler efendim. hayırdır siz de mi kıbrısa?

oha lan dedim. 15 adım sonra aynı uçakta olucaksınız senin adama sorduğun soruya bak. heralde adam da kıbrısa. yok "ben adanada atlicam efendim" demesini mi bekliyosun adamın. boş konuşmak işte..

herneyse bu dumurun ardından uçağa geçtik ve yukardaki notların çoğunu bana aldıran sahnelerle karşılaştım..


çalınan adres : http://direnkknerid.blogspot.com/2009/06/kbrsa-donus-09-1-bolum.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

otobüs durdurmama çabası

aslında belli konularda yazmak istiyorum uzun uzun yerine ama bu ara biraz kısırım bu konuda sanırım. bi de ne yazıcamı otobüste ayaktayken düşünüyorum genelde, aklıma bişey gelmeyince de otobüsten çıkan malzemeleri yazıyorum. son bikaç yazıda böyle oldu zaten okuduğunuz üzere. neyse efendim uzatmıyorum yine bir otobüs konusuyla karşınızdayım..

otobüs şöförleri gerçekten garip adamlar. bi kere iletişim kurmak çok zor. bi yer, bi durak sorsanız adamın verdiği cevabı tek seferde duymayacağınız garanti gibi bişey. dahası trafikte elbette işe yaramayan "dikiz aynası"nı yolcularla iletişim için kullanan şöförler var. hayır, ufacık ayna anlamıyorum ki ordan bana mı bakıyo, kime bakıyo! bunlar yine kolay girişimler, en azından şöförle aynı ortamdasın. bi de otobüsün dışından beri şöförle anlaşmaya çalışma durumu var ki aman aman..

otobüse binicem, duraktayım. bekliyorum bekliyorum, uzaktan gelen otobsün önce tavanı görünüyor. (bkz : dünyanın yuvarlak şeklinin sonuçları) otobüs yaklaşıyo ama göremiyorum tam olarak nereye gittiğini gösteren tabelayı. eğer binmeyeceğiniz otobüs ise şöföre orda "yok arkadaşım, binmicem ben devam et" uyarısı vermeniz lazım ya. bence dünyanın en zor işlerinden birisidir bu. hayır şöför bu duruma o kadar alışmış ki tepkisizleşmiş artık adam. vermeye çalıştığınız mesajın alınıp alınmadığını anlamıyosunuz bile. otobüs boştan yere durmasın istiyosunuz. niyeyse o çaba da, onu da anlamam..

bazen durum daha da rezilleşir. otobüs size yaklaştıkça yavaşlar. siz çırpınmaya ve kafanızla "ı-ıh istemiyom" yapmaya devam edersiniz. nafile, otobüs belli ki duracaktır. o kadar yakındır ki artık otobüs, şöförün sizi gördüğünden eminsinizdir ama adam buna rağmen yavaşlar. tüm maymunluklarınıza rağmen otobüs gelir ve önünüzde durur. anlam veremezsiniz ama acı gerçeği yaklaşık 2.56 saniye sonra anlarsınız. orta kapı açılır ve birileri iner. otobüs sizin için değil bir başkası için durmuştur. şöför mesajınızı çoktan almış ve hatta kafasının içinden "anladık lan, manyak mı ne!" şeklinde atarlanmıştır size. otobüs giderken aklınızdan geçen "şöförün dışında bu rezilliği kaç yolcu gördü acaba?" sorusu "ben yarılsam da yer bana girse!" düşüncesini getirir..

bi de böyle çok rezil anlarınız olur ya çocukluğunuzda falan. evde otururken durduk yere aklınıza gelir ve istemsiz bir tepki verir vücudunuz. işte bu da böyle bi anı olarak eklenir hafızanıza..

bugün ben bu yukarda anlattığım "otobüs durdurmama çabası"nı otobüsün içinden seyrettim. adam resmen çırpındı otobüsü durdurmamak için. ben görüyorum içerden ışık yanıyo durcak otobüs ama adam bilemiyo haliyle. ama bişey söliyim, ben o adamı kendime yakın hissettim. kötü şöförün aksine hiç de dalga geçmedim kötü bişey düşünmedim kafamın içinden. şöförleri de sevmem zaten. bu ara hep paso soruyolar. bi gün son param kalcak ya da son kartım basmak için. birisi paso sorcak. o gün olay çıkarcam. neyse şöförlere daha fazla sinirlenmeden bitirdim yazıyı hadi..

3 günlük tatilin 2. akşamından selamlar olsun herkese..


çalınan adres : http://direnkknerid.blogspot.com/2009/05/otobus-durdurmama-cabas.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

oturur teyze

bulutlu bir 23 nisan akşamüstünden herkese merhaba. size bugün "23 nisanlar hep yağmurlu geçer zaten" klişesini yapmicam. birazdan koyucağım başlıktan da anlayabileceğiniz gibi otobüsteki teyze tiplerinden bir diğeri hakkında bişeyler karalicam. geçen yazımın birinde de zaten "yanınız boşken oturmayan teyze" den bahsetmiştim. bu yazıda da "otobüste gelip sizi yerinizden eden teyze" den bahsedicem..

bu teyze tipi daha bi çirkef oluyo genelde. siz ne güzel yer bulmuşsunuz (belki boş otobüse binmek için ilk durakta diğer otobüsü beklemişsiniz) ama teyzemiz ortalardan biyerlerden binip bi de oturmak istiyo sizin yerinize. genelde bayaa kilolu oluyo bi de bu teyzeler (bilmem karşı konulmaz oturma istekleriyle alakası var mı?)..

otobüste bu teyzelerden en az 1 adet varsa, muhabbet aynen şöyle başlıyo. (1 tane yetiyo bu teyzelerden, bazı durumlarda monolog halinde size saydırıyolar çünkü) "aaahh gençlik, bizim zamanımızda böyle miydi! herkes birbirine saygılıydı. vik vik vik..". anlamadığım bi nokta bunu hiç amcalar yapmıyo. hatta ayakta duran 1 adet de "daha yaşlı" bi amca varsa, teyzemiz yine güzel güzel oturuyo. e, güzelim, teyzem benim. bak ne güzel konuşuyorum senle. ama hani daha yaşlı oturuyodu. noldu!!

aslında bu kadar kötü birisi değildim. benim de insanlara yer verdiğim zamanlar oldu, hala da olur bazen. ancak şu yaşadıklarımdan sonra yer vermemeye başladım. yukarda bahsettiğim gibi 2. aracın gelmesini bekledm sırf oturmak için. teyze benden bikaç durak sonra bindi ve kıçın kıçın geldi yanıma. teyzeyi görmeniz lazım ama elinde torbalar, içinde demin çıktığı günden artan kısır, börek çörek falan var. süsü püsü attığı göbeciklere rağmen hala bozulmamış falan. geldi yanıma "sen gençsin, kalk hadi biraz ben oturiyim, hadi kalk kalk" dedi ve oturdu. oturma anını idrak edemedim ama yaşadığım şoktan çıkıp kendime geldiğimde teyze benim yerime oturuyodu ve ben ayaktaydım. bide bu geçen sene oluyo. hayvanlar gibi çanta sırtımda, teee çankayaya okula gitmişim, ordan dersane falan. en son eve dönücem. o kadar yorgundum yani. diğer teyzelerle gün yapıp eğlenen teyzeye yer veriyorum. ağırıma gitti açıkcası, terbiyesiz nolucak!!

dün de otobüsteyim, ortalarda bi duraktan bindim. herkes ayakta. bi tane öğrenci kız oturuyo ve 2-3 teyze onun yerine göz dikmiş aynen şöle konuşuyolar. "şu öndeki talebe kız sana yer vermedi mi? haa bana da vermedi. bak terbiyesize, halbuki bizim zamanımızda böyle miydi?" bu muhabbeti duymamak için 6.7 saniye içinde kulaklığımı takıp müziği son sese getirebildim ve devamını duymadım iyiki. kim bilir bundan sonra da "terbiyesize bak nası da müzik dinliyo son ses, hiç saygı yok bunlarda ayol" muhabbeti yapmışlardır..

arkadaşlar, vermeyin bu teyzelere yer. illa birine yer vercekseniz de teyzelerin gözlerinin içine baka baka amcalara yer verin. ya da uyuyo numarası yapın en garantisi. oturmuşsunuz kaptırmayın yerinizi bunu söyliyim kısaca..

sinirlendim yine, hadi görüşürüz..


çalınan adres : http://direnkknerid.blogspot.com/2009/04/oturur-teyze.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

oturmaz teyze

arkadaş, otobüs büyük sıkıntı. "toplu taşımaya yönelelim, hem küresel ısınmayı da önleriz" gibi şeylere kulak asmadan en kısa zamanda (muhtemelen seneye) arabaya terfi edicem. hele eryaman otobüsünü bilenler ve ne kadar tıkış tıkış olduğunu takdir ederler. oturmak falan çoğu zaman zaten hayal. ya öğlen 12'de eve dönüceksin ya da peş peşe 2 otobüs gelicek. o zaman da biri tıkış tıkış diğeri bomboş oluyo. şanslıysan bomboş olan duruyo ona biniyosun. ben bide ayaktaysam ve biyer boşalmışsa yakınımda, hiç tereddüt etmiyorum, yer ayrımı gözetmiyorum (yok orası kenar, yok burası erkek yanı vs.) direk oturuyorum..

bazen de boş otobüse binince yanınız boş oluyo ya da siz oturduktan sonra yanınızdaki insan kalkmış oluyo. işte bahsetmek istediğim insan tipi tam burda devreye giriyor. otobüste tek boş yer benim yanım olunca bazen insanlar oturmuyo benim yanıma. sevmiyolar tipimi heralde. büyük strese giriyorum ben de. neyimi beğenmiyolarsa! altı üstü oturucaksın. yemem ben seni. evine gelince kalkıp gidiceksin zaten, sanki ısrar ediyorum otur teyze sen diye!!

ilk başta bakıyorum, oturmuyor. kendi kendime "teyze heralde 2 durak sonra inicek, o yüzden oturmuyor" tarzı telkinler veriyorum. 2-3 durak geçiyo teyze hala inmemiş oluyo, ben de rahatsız oluyorum haliyle. sonra genelde bu teyzeyle göz göze geliyoruz. akabinde teyze "teyzelere özgü ımff tepkisi" ile gözlerini uzaklaştırıyor benden. o an öldüresim geliyo onu. alıp karşıma "derdin ne kadın senin" diyerek hırpalayasım falan geliyo..

teyze teyze dedim de hakikaten bunu yapanlar genelde başı bağlı teyzelerimiz oluyolar. bakıyolar bana küpeli genç. satanisttir bu garanti "ite bulaşıcama çalıdan dolaşırım" diye düşünüyolar. hayır sinirleniyorum sonra o oluyo. bi gün uzatıcam ayaklarımı yan tarafa, görücekler terbiyesiz davranmak nası oluyo. korkumdan yapamıyorum bunu da. bu ülkede linç ederler böyle bişey yapsan çünkü. çünkü teyzenin yaptığı terbiyesizlik değil di mi??

bide "cıkcık" lıyolar utanmadan. ne bekliyolarsa? yanım boşken kalkmamı, "geç teyze bu 2 koltuk bize dar, sen otur gönlünce" falan dememi mi bekliyolar. istemeyen oturmasın lan bana ne! boş yer varken eve kadar ayakta gider o olur..

neyse daha fazla sinirlenmicem. ha unutmadan bi de heryer dolu olduğu halde gelip sizi kaldıran teyzeler var. onlar ama bunların upgrade edilmiş versiyonları oldukları için ayrı bi yazı konusu onlar..

oturmazsa oturmasınlar, bakmayın siz teyzelere. görüşmek üzere efendim..


çalınan adres : http://direnkknerid.blogspot.com/2009/04/oturmaz-teyze.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 

road to cyprus

o kadar bıkmışım ki mevcut günlük hayattan "falan" bunu yavru vatana geleceğim akşam anladım. "ohh bee tam zamanında gidiyorum" düşüncesiyle daha bi heveslendim hallettim hemen bavul işlerini falan ve muhteşem bir yolculuğa hazırlandım..

ne güzel gittik havaalanına ama dakika bir gol bir, (biletler kıbrıstan alındı bende bakmadım orda ismimi doğru mu yazdılar yanlış mı acaba diye) soyadımı "karakuşak" olarak yazmışlar. gittik baştan bilet satışa ordaki bağyan "acentenin hatası, bugün pazar acente kapalıdır" diyince kayış kopar gibi oldu. neyse efendim kavga dövüş verdik bavulları. daha sonra pasaportta karşıma çıkan "kaç doğumlusun bakiyim sen" diyen amcaya da püskürtmedim sinirimi geçtik bekleme salonuna..

bekleme salonundan geçerken yine nedense mümkün olduğunca soyundurdular beni (ayakkabılar dahil). içeri girer girmez ne göreyim! dışarı atmak istedim kendimi. anlatamam. AĞLAYAN BEBEKLER!! hemde bikaç tane. offf dedim bu da mı olucak yaa. bilen bilir ağlayan bebekler yolculukların en büyük sıkıntısıdır. hani otobüslerde falan zır zır ağlıyolar ya ha işte buda onun uçaklısı..

neyse efendim uçaktan inip "en yavaş ilerleyen pasaport gişesi"ni de geçtikten sonra bavullarımızı alıp çıktık bide ne göreyim avea çekmiyor. neyse dedim açtırırız yurtdışına. sonra deniz sayesinde öğrendim ki "kontörlü hattı yurtdışına açtırmak" için kredi kartıyla avea bayisine gitmek gerekiyormuş. tabi denize "ulan hödük burda avea bayisi olsa zaten avea çekiyo olur" "diyemeden" bu sinirimizi de içimize attık. neyse dedik turkcell ile idare ederiz 2 hafta..

kıbrısta yaşayan bilir burda kontör kartı bulmak bayaa şans işi, öyleyse dedim miss gibi internetten alırım. öyle olmadı tahmin edebileceğiniz üzere. 100 kontör almak istemem ve kredi kartımdan 18 milyonu paşa paşa çekilmiş olmasına rağmen bakiyem -10 dan 8 e yükseldi. (yani 1 kontör 1 tl)

o an içimde tüm birikmiş siniri turkcell'e söverek attığımı görünce bizimkilerin tepkisini dışardan görmek isterdim açıkcası. ben bi güzel bilendim ertesi gün müşteri hizmetlerini arayıp sövücem diye. aradım. ama öyle olmadı. telefonun diğer ucundaki deniz hanım o kadar güzel konuştu ki "sorun değil ben tekrar denerim kontör yüklemeyi 18 milyonun lafı mı olur" bile diyebilirdim o an. hayır ama bunun deniz'in hanım benimse erkek olmamla alakası yok. o an anladım işte "presentable eleman"ın ne demek olduğunu. merak edenler içinse evet irademe hakim oldum, hakkımı aradım ve yanlışlık düzeltildi..

diceksiniz ki "hiç mi güzel bişey olmadı lan". oldu tabi h.alanında iş bankası kredi kartı sahipleri için ücretsiz bekleme salonu varmış. ben sandım çay kahve. yok. alakası yok. istediğiniz içki istediğiniz tatlı. (masum düşünenlere tabi çay kahve de var) gittim bi güzel orayı sömürdüm, gözüm doydu en azından.....

bakalım geri dönüşte ilginç bişeyler yaşar mıyım diye daha 2. günden bavulumu geri topladım dönüş yolculuğunu bekliyorum.

yok lan öyle bişey iyi burası :))

not:bu satır sonuna kaç nokta koymak gerektiğini bilmediğimden bu yazım ve bütün yazılarım boyunca noktalamaları götümden uyduruyo olabilirim ki öyleyim..


çalınan adres : http://direnkknerid.blogspot.com/2009/01/way-to-cyprus.html
Etiketler: 0 yorum | | edit post
Tepkiler: 
Related Posts with Thumbnails